Ana Sayfa

Archive for the ‘Romantik’ Category

Slumdog Millionaire

Mart 2nd, 2009

slumdog-millionaire-poster-fullBirkaç gün önce kişisel blogumda IdeShot‘tan kazandığım bahsetmiştim. Bugün arkadaşım Yunus’u da yanıma alıp, Slumdog Millionaire‘yi izlemeye gittim. Biliyorsunuz, Oscar’ı alacak diye son zamanların en çok konuşulan filmi oldu. Hatta konuşulanlar boşa çıkmadı ve geçtiğimiz hatfa 8 dalda Oscar’ı kazandı. 4 Altın küre, 7 BAFTA ve diğerleriyle birlikte ödül sayısı 60′ı geçti.

Aslında Oscar her sene çeşitli tartışmalara neden olur. Önemli midir, güvenilir midir, Oscar’lı film iyi midir vs. Ben Oscar’lı filmlerin teknik olarak kusursuz olacağını düşünmekle birlikte, nötr yaklaşırım. Ne “Oscar’lı film iyidir” diye peşinden koşarım, ne de kötüdür diye kaçarım. Filmlere “Oscar’lık film bu be” diye yorum da yapmam. Fakat Slumdog Millionaire aldığı Oscar’ı ve diğer 50 küsur ödülü sonuna kadar hak ediyor.

Slumdog Millionaire bir tür yaşam öyküsü aslında Trainspotting‘den tanıdığımız Danny Boyle abimiz yönetmiş.. Jamal Malik‘in çocuk yaştan 18′ine kadar yaşadığı dramatik hayatı anlatıyor. Tabii ki alışılagelmiş bir dille, bir kurguyla anlatmıyor. Tüm yaşamını değil, belli parçaları anlatıyor. Fakat anlatılmayan yerler öyle belirginleşiyor ki kafanızda, anlatmalarına gerek de yok.

Jamal, 18′inde “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasına katılıyor. Son soruya kadar da takılmadan geliyor. (bu bilgi spoiler değildir, filmin başında belli olup, özet metinlerde geçer) Fakat Jamal ne çok zekidir, ne eğitimlidir, ne de ‘bir şey’dir. Abisi  Salim Malik  ve arkadaşı Latika ile birlikte Hindistan’daki o kirli hayatın içinde büyümüş, ‘basit bir çaycı’dır. Hepsi bu… Son soruya kadar gelmesinin tek nedeni yaşadıklarıdır. Belki de tek nedeni hırsıdır. Ya da şıklardan biri… Tabii bu soruyu soran sadece biz değiliz. 
 A: Hile B: Şans C:  Deha D: Kader
Polis de tüm şiddetiyle Jamal’ı bu konuda sorgulamakta..

Filmde Jamal Malik‘in 3 farklı yaşını, 3 farklı oyuncu oynuyor. Üçü de içinde bulunduğu durumu en iyi anlatabilecek şekilde mimiklerine kadar oynuyor. Bu, detaycı ve olayı takip eden sahneleriyle birleşince, kendinizi Hindistan’ın göbeğinde, Hindistan’a yabancı kalmış bir şekilde acının, bazen de sevincin ve aşkın tam içinde bulabilirsiniz. Eğer zaten bir film size karakterin ve ortamın duygularına hiç yaşamadığınız duygular dahi olsa yaşarcasına hissettirebiliyorsa, o film olmuştur.

Share/Save/Bookmark



The Curious Case of Benjamin Button

Şubat 9th, 2009

Bu hafta (6 Şubat 2009) vizyona giren filmler arasında en iddialı olanı belki The Curious Case of Benjamin Button. Ya da Türkçe adıyla Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi. Filmi iddialı yapan bir çok şey var aslında. Her şeyden önce bu bir David Fincher filmi. Filmin baş rolünde Fincher’ın olmazsa olmazı Brad Pitt ve Cate Blanchett var. 

Türkiye’de daha vizyona girmeden 2 farklı özel gösterimi oldu bu filmin. Birinde Warner Bross Türkiye, blog yazarlarını davet etti. Film böylece vizyona girmeden izlendi, anlatıldı ve popüler oldu. Benjamin Button’u popüler yapan şey de tabii ki ücretsiz öngösterimler değil, bloggerların yazdığı içten geridönüş yorumları oldu. Çünkü hakkında güzel şeyler konuşmayı hak ediyor film. Bu noktada bir diğer not da film dün BAFTA’da 3 ödül birden aldı. (Slumdog Millionaire de 7 ödül kapmış.)

Film 2 saat 40 dakika sürüyor. Kulağa alışık olmayanlar için ürkütücü de gelse, daha uzun olsa yine sıkılmadan izleyecektim. Bu uzun zaman diliminde filmin baş karakteri Benjamin Button’un hayatı eksiksiz anlatılıyor. Ortalama bir yaşam öyküsü, belki.. Filmde çok da çarpıcı, vurucu bir şeyler olmuyor. Ama Benjam’inin hikayesi tuhaf işte….
Birinci Dünya Savaşı’nın son günü;  diğerlerinden çok daha çirkin, buruşuk doğan bu istenmeyen bebek (Benjamin) aslında 85 yaşında.  Büyüdükçe de yaşlanmıyor, gençleşiyor. Tıpkı Can Yücel’in (olduğu sanılan) hikayesindeki gibi hayatı tersten yaşıyor. Çevresindeki herkes yaşlanıyor,  Benjamin gençleşiyor… Tabii fiziken. 

Bu süreçte büyüyor(?), çalışıyor, aşık oluyor, savaşa katılıyor… Yaşıyor.. Evet, Benjamin’in hikayesi tuhaf. David Fincher da oldukça masalsı bir dille, muhteşem bir görsellikte filmi anlatmış. Ama bence tuhaf olan bir başka şey; tersten de yaşasak, düzden de yaşasak gittiğimiz yol ve yolun sonu aynı…

Benjamin 80′li yaşlarda (ya da öyle görünürken) 7-8 yaşındaki Daisy ile arkadaşlık etmeye başlıyorlar. Bu arkadaşlık tabii ki zamanla aşk oluyor aynı dolu zıt yönlerde, ama birlikte yürüyen bu iki insan için. Aynı yaşlarda denk geldikleri an, belki en güzelidir. Ama dedim ya; yok aynı da olsa, aşkları hep var da olsa, zıt yönlere gidiyorlar…

Bence film henüz vizyondayken gidin izleyin. Sonra bir de gelip şu başlığa yorum yazın. (:

Spoiler Göster ▼

Share/Save/Bookmark



Memoires Of A Geisha

Şubat 4th, 2009

memoires_of_a_geishaDayanamadım vallahi. Haftaya (10 şubat) vizyona girecek ama ben sabırsızlıkla DVDSCR olarak geçen hafta indirdim. 3 gün öncesine kadar da altyazı bekledim. Nihayet bulduğum ilk altyazıyla filmi izledim. İyi bir altyazı değildi. Yine de beni tatmin etti (şimdilik). Bir kaç küçük Japonca dialog çevrilmemişti. Fakat filmin hemen hemen bütünü İngilizce olduğu için pek problem de olmadı..

Filmi sabırsızlıkla izlediğimi söyledim. Uzun zamandır da bekliyordum. Yine de beklentilerim bu denli değildi. Filmden bir şeylerin tadını eksik alacağım veya zaman zaman sıkılacağım gibi hissediyordum. Film 2 saati biraz aşkın olduğu için bu düşüncem biraz daha körüklenmişti. Elbette sadece birer düşünceydiler ve filmi tüm önyargısızlığımla izledim. Beğendim!..

Efem başrolde çok sevdiğimiz, saygı duyduğumuz, şirin mi şirin Ziyi Zhang ablamızı görüyoruz. Eh, bu da filme ayrı bir çekicilik katıyor. Pudranlanmış bembeyaz yüzünde kıpkırmızı rujuyla küçük, sevimli dudakları, simsiyah kaşları ve boncuk misali, ıslak gözleriyle izleyiciye tam bir görsel ziyafet sunuyor. Yanına da uzak doğunun o güzel günbatımı manzaraları eklendi mi, ‘dadından yinmez!’.. Öyle bir şey.

Filimi izlemeden önce bir afişini görmüştüm, bir de filmin adından “bir geyşanın anıları”nı anlattığını biliyordum. Sonuna kadar merakla izledim. Ve benim için sürpriz sonla biten filmlerden biri oldu. Belki bir şeyler az çok tahmin edilebilirdi. Ama bu kadar da değil. Zaten film sadece sonu ile değil, içeriğiyle de sürpriz doluydu. Her zaman beklemediğim çeşitli şeylerle karşılaştım..

Ziyi Zhang dedim (ki kendisini yakın zamanda 2046‘da izleyeceğim.), uzak doğunun mükemmel günbatımı manzarası dedim. Ama bu kadar da değil. Keyifle izlenesi danslar, Yôko Narashi’nin hoşluğu.. Süperdi.

Aynı zamanda film geyşa kültürünü de tanıtıyordu izleyiciye.. Evet, başlıbaşına bir kültür bu. Film geyşalığın bir hizmetçilik veya fahişelik olmadığını anlatıyordu. Tabi propaganda değildi (: Aynı zamanda bir geyşa için, geyşa olmanın önemi ve onuru.. Etkileyici faktörlerden biriydi elbette bu ama..

Filmdeki mücadele, zafere ulaşma yolunda çalışma, aşkın güzelliği, ufak bir umudun getireceği yenilikler, inssanların umut doluyken yapabileceğini gösterme. Kesinlikle mükemmeldi. Doğrusu bu konuda da bana bir şeyler katmadı değil. İzleyen herkese de ufak da olsa bir şeyler armağan edecektir bu film.
Bir yandan umudu, zafere koşma yolundaki mücadeleyi görürken de, diğer bir yandan acı çekmeyi, ezilmeyi, güç kaybetmeyi (ama belki yılmamayı), duygusallığı görüyoruz. Kimi zaman içimiz parçalanıyor “yapılır mı lan bu!?” diyoruz. Kimi zaman kahramanı destekleyip arkasından “hadii hadii” diyoruz. Bazen küçük sürprizlere sevinip, bazen de küçük sürprizlere iç buruyoruz. “ahh ulan, keşke…” diyoruz.
Film bittiğindeyse anca saygı ve takdir ile alkışlayabiliyoruz…
Filmdeki ‘quote’lere ise deyinmeyeceğim, spoiler olmasın diye yazmadığım bir çok şey gibi..

Bu yazıyı 02 Şubat 2006 tarihinde SanalCafe‘de yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Not: Bu filmi vizyona girdiği zaman sinemada tekrar izledim. Üzerine bir de kitabını okudum. Gerçekten çok güzel…

Share/Save/Bookmark



Aşk Tutulması

Şubat 3rd, 2009

ask_tutulmasiBugün (9 Kasım) SanalCafe‘nin 24. Sinema Organizasyonu’nu düzenledik. Organizasyonu diğerlerinden farklı kılan şey, gittiğimiz filmin yönetmen ve oyuncularının da bize katılmasıydı. Biz filmi 86 kişilik bir grup olarak izlerken, salona 230 kişi doldurmayı başarmışız ki sinema yönetimini bile şaşırttık.

Güzel bir organizasyondu, yönetmen ve oyuncular (Murat Şeker, Tolgahan Sayışman, Ayten Uncuoğlu ve Yasemin Öztürk) davetlemizdi, büyük bir kalabalık olacaktı her şey organizasyon bazında mükemmel olmasına karşın benim Murat Şeker’e ve Aşk Tutulması’na karşı büyük önyargılarım vardı. İzleyici olarak bir gün mutlaka izleyecek olsam da sinemada izlemeyi tercih edeceğim bir film değildi. Hataymış.

Önyargımı ilk yıkan şey Murat Şeker’in Perşembe günü Sinevidyon’da yayınlanan röpörtajı oldu. Murat Şeker gerçek anlamda popüleritesini Plajda‘dan sonra kazandı diye düşünüyorum. Filmi izlememiş olmama rağmen gişeye yönelik yapılmış bir para toplama filmi olduğundan şüphem yok. (Evet, bu da bir önyargı) İşin içine sanatsal kaygılarım, izledikleimden duygusal anlamda bir şeyler kazanma derdine düşmem girince; bu tür filmler beni kendilerinden kolayca uzaklaştırabiliyor. Röpörtajında sizine dinlediğiniz/dinleyebileceğiniz gibi dram filmleri çek istediğinden ve 2011′e kadar uzanan bir sinema çizelgesinden bahsediyor. Özellikle son filmini (1923) merakla beklediğim üçleme niteliğinde filmler. Fakat sanıyorum ki Murat Şeker arttırdığı vakitlerde para kazanmak için de filmler çekecek.
Keşke ülkem insanında sinemasever oranı daha yüksek, bilet fiyatları daha makul olsaydı da yönetmenlerimiz sanat filmi yapmak için gişe filmlerine fazla ihtiyaç duymasaydı. Sinema filmleri yapımcının değil, sanatınnı yapan yönetmenin ellerinde olmalı…

Önyargımı bitiren ise Aşk Tutulması’nın ta kendisi oldu. Film, “Türk İşi Romantik Komedi” sloganıyla vizyona girdi. Hikayenin temelini oluşturan bazı öğeler de 70′lerde kalmış Türk filmlerinden tatlar barındırıyordu. Bugün belki çoğunu gülerek izlediğimiz Ediz Hun-Hülya Koçyiğit filmlerinin olukça güzel revize edilmiş bir hali. (benzer lezzetler için bkz: my sassy girl)

Film önyargılarımı çok da aşmayan mesafede dialoglarla başladı. Özellikle (fragmandan da hatırlayacağınız) eczane sahnesindeki kısık ses efektindeki yapaylık can sıkıcıydı. Film ilerledikçe biçim değiştirdi. İlerleyen sahnelerde “keyifli” bir komedi biçimi aldı. Tribün sahnelerinde 20 yıl öncesinden manzaralar görmek de benim için güzeldi. Çünkü çocukluğumda futbol ve tribün bugünkünden çok farklıydı. Bu filmdek gibiydi.. Tek sorun taraftarın Fenerbahçeli olmasıydı.

Film Fenerbahçe aşkının üzerine kurulsa da böyle anılmasının daha çok ticari olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Murat Şeker zaten her gruba da beğendirebileceği bir film yapamayacağının, illa bir grubun itiraz edeceğinin farkında olduk bunu umursamadan (ki iyi ki de böyle yapıp doğru bildiklerini savunuyor) bir Fenerbahçelinin hikayesini çekse de, bu film aslında tutkuların filmiydi. Bazen bir şeye öyle bir tutkuyla bağlanırsınız ki; onun için aşkınızdan vaz geçersiniz. Bazen de öyle bir aşka düşersiniz ki; tutkunuzdan vaz geçersiniz. Peki ya ikisine birden yakalanırsanız? İşte film de tam olarak bu soruya cevap bir hikayeden oluşuyor.

Filmin (benim açımdan) kötü başlayıp, giderek keyifli bir hale dönüştüğünü söylemiştim. Ancak bu yalnızca filmin ilk bölümü için geçerli. İkinci bölüm aslında keyfimin en çok arttığı zaman dilimini yaşatmış fakat aynı zamanda kararında tutturulmuş dram sahneleriyle gözlerimi doldurmuş, hatta ağlama sınırına getirmiştir. Eh, hep bahsederim zaten. Bana her hangi bir duyguyu gerçekten yaşatabilen, ağlatacaksa bunu duygu sömürüsü yapmadan ya da 90 dakika salya sümük ağlayan insanları izlettirmeden yapan filmler benim için iyi filmlerdir. Aşk Tutulması da bu yüzden iyi bir film olmuş.

Bence siz de çok geç olmadan yeni filmlere yol açmak için bu filme gidin. Hatta zamanınız varsa  Issız Adam, Mustafa, Devrim Arabaları gibi şu an vizyondaki bir çok Türk filminden en azından 1-2’sine daha gidin. Sinema, izlendikçe izlennesi bir hala gelecek. Kim bilir, belki bir gün bizden de bir Kubrick, bir Hitcock çıkar. Belli mi olur?

Bu yazıyı 9 Kasım 2008 tarihinde kişisel blogumda yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Share/Save/Bookmark