Ana Sayfa

Archive for Şubat, 2009

Recep İvedik 2

Şubat 22nd, 2009

recep_ivedik2Recep İvedik 2′yi geçen Pazar günü SanalCafe‘nin 27. Sinema Organizasyonu ile izledim. Bu kadar geç yazmamın nedeni gribimle birlikte, filmi anca hazmedebiliyor olmam. Hiç izleme gafletinde bulunmayacak olmamama rağmen gerek kullanıcı talepleriyle, gerekse filmin tüm salonları ve hatta vizyon haftasını işgal etmesiyle; organizasyonu düzenlerken bu filmi seçtim/seçtirildim…

Her şeye rağmen tüm önyargılarımı bir kenara bıraktım. “Madem izleyeceğim, bari rahat olayım. Biraz gülerim, sinema değeri aramam, sonra da unutur giderim.” Dedim ve filmi bunun rahatlığıyla izledim. Kâr etti mi, hayır… Yine de izledikten sonra şurada iki satır yazmadan olmazdı.

Biliyorsunuz, yazar olarak kadroda Serkan Altuniğne de var. (bkz: senaryo demedim) Film de aslında ona yakışır şekilde karikatürlerle doluydu. Sadece çizili değildi. Aslında kabul ediyorum bir çok espiri de iyiydi. Mesela fragmanda da görülen, “promosyon pizzayı yiyip çemkiren pizzacı” karesi gayet eğlenceli. Fakat film içinde bu espiriyi 35 dakikalık bir sahne olarak görmek oldukça can sıkıcı. Filmdeki diğer espiriler de bu şekilde. Üzerine bazı espiriler özenle vurgulanıp, seyirciye açıklanıyor. Bu basitteki espirilerin açıklanması bir yana;  izah mizahı bozar derler.. Sahiden de bozuyor.

Karakter hakkında artık yorum yapmaya da gerek yok sanırım. Fakat takip etmesem de bir şekilde izlediğim eski Recep İvedik videolarındaki adamla, bu adam aynı değil.  Bir yarışma programında sunucuya biraz kabalık eden adama gülebiliyordum. Fakat daha film başlarken penisi kaşıyan, ona buna ardarda hadsiz el şakaları yapan adam güldürmüyor. En azından beni…

Oyunculuğa değinmiyorum bile.. Şahan karakterini oynamıştı. Fakat diğerleri ezberledikleri metinleri okumuşlar…  Ve bence oyuncudan önce gelen yönetmen… Togan Gökbakar bu filmde ne kadar başarılıydı tartışmaya da lüzum yok aslında. Böyle karikatürler dizisini neredeyse hiçbir teknik bilgim olmadığı halde en az bu derece başarılı çekebilirdim. Fakat Buğra gibi etkileyici bir kısa filme sahip Togan’dan sinema adına daha güzel projeler beklemiyor değildim. Olmadı.. O da halinden memnun olduğuna göre, daha iyisini beklemeye de gerek yok..

Her neyse; başta da belirttiğim gibi bu yazıyı sadece izlediğim filmi pas geçmemek adına yorumladım. Benim için bu kadar kopuk ilerleyen ve kötü bir deneyim olan bu filmi, başarıyla yazmak da kolay değildi. Bu nedenle paragraflarımı bağlayamadığım için özür diliyor, 4 milyon izleyici karşısında benim kusurlarımın önemi olmadığını belirtiyorum..

Share/Save/Bookmark



The Curious Case of Benjamin Button

Şubat 9th, 2009

Bu hafta (6 Şubat 2009) vizyona giren filmler arasında en iddialı olanı belki The Curious Case of Benjamin Button. Ya da Türkçe adıyla Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi. Filmi iddialı yapan bir çok şey var aslında. Her şeyden önce bu bir David Fincher filmi. Filmin baş rolünde Fincher’ın olmazsa olmazı Brad Pitt ve Cate Blanchett var. 

Türkiye’de daha vizyona girmeden 2 farklı özel gösterimi oldu bu filmin. Birinde Warner Bross Türkiye, blog yazarlarını davet etti. Film böylece vizyona girmeden izlendi, anlatıldı ve popüler oldu. Benjamin Button’u popüler yapan şey de tabii ki ücretsiz öngösterimler değil, bloggerların yazdığı içten geridönüş yorumları oldu. Çünkü hakkında güzel şeyler konuşmayı hak ediyor film. Bu noktada bir diğer not da film dün BAFTA’da 3 ödül birden aldı. (Slumdog Millionaire de 7 ödül kapmış.)

Film 2 saat 40 dakika sürüyor. Kulağa alışık olmayanlar için ürkütücü de gelse, daha uzun olsa yine sıkılmadan izleyecektim. Bu uzun zaman diliminde filmin baş karakteri Benjamin Button’un hayatı eksiksiz anlatılıyor. Ortalama bir yaşam öyküsü, belki.. Filmde çok da çarpıcı, vurucu bir şeyler olmuyor. Ama Benjam’inin hikayesi tuhaf işte….
Birinci Dünya Savaşı’nın son günü;  diğerlerinden çok daha çirkin, buruşuk doğan bu istenmeyen bebek (Benjamin) aslında 85 yaşında.  Büyüdükçe de yaşlanmıyor, gençleşiyor. Tıpkı Can Yücel’in (olduğu sanılan) hikayesindeki gibi hayatı tersten yaşıyor. Çevresindeki herkes yaşlanıyor,  Benjamin gençleşiyor… Tabii fiziken. 

Bu süreçte büyüyor(?), çalışıyor, aşık oluyor, savaşa katılıyor… Yaşıyor.. Evet, Benjamin’in hikayesi tuhaf. David Fincher da oldukça masalsı bir dille, muhteşem bir görsellikte filmi anlatmış. Ama bence tuhaf olan bir başka şey; tersten de yaşasak, düzden de yaşasak gittiğimiz yol ve yolun sonu aynı…

Benjamin 80′li yaşlarda (ya da öyle görünürken) 7-8 yaşındaki Daisy ile arkadaşlık etmeye başlıyorlar. Bu arkadaşlık tabii ki zamanla aşk oluyor aynı dolu zıt yönlerde, ama birlikte yürüyen bu iki insan için. Aynı yaşlarda denk geldikleri an, belki en güzelidir. Ama dedim ya; yok aynı da olsa, aşkları hep var da olsa, zıt yönlere gidiyorlar…

Bence film henüz vizyondayken gidin izleyin. Sonra bir de gelip şu başlığa yorum yazın. (:

Spoiler Göster ▼

Share/Save/Bookmark



Memoires Of A Geisha

Şubat 4th, 2009

memoires_of_a_geishaDayanamadım vallahi. Haftaya (10 şubat) vizyona girecek ama ben sabırsızlıkla DVDSCR olarak geçen hafta indirdim. 3 gün öncesine kadar da altyazı bekledim. Nihayet bulduğum ilk altyazıyla filmi izledim. İyi bir altyazı değildi. Yine de beni tatmin etti (şimdilik). Bir kaç küçük Japonca dialog çevrilmemişti. Fakat filmin hemen hemen bütünü İngilizce olduğu için pek problem de olmadı..

Filmi sabırsızlıkla izlediğimi söyledim. Uzun zamandır da bekliyordum. Yine de beklentilerim bu denli değildi. Filmden bir şeylerin tadını eksik alacağım veya zaman zaman sıkılacağım gibi hissediyordum. Film 2 saati biraz aşkın olduğu için bu düşüncem biraz daha körüklenmişti. Elbette sadece birer düşünceydiler ve filmi tüm önyargısızlığımla izledim. Beğendim!..

Efem başrolde çok sevdiğimiz, saygı duyduğumuz, şirin mi şirin Ziyi Zhang ablamızı görüyoruz. Eh, bu da filme ayrı bir çekicilik katıyor. Pudranlanmış bembeyaz yüzünde kıpkırmızı rujuyla küçük, sevimli dudakları, simsiyah kaşları ve boncuk misali, ıslak gözleriyle izleyiciye tam bir görsel ziyafet sunuyor. Yanına da uzak doğunun o güzel günbatımı manzaraları eklendi mi, ‘dadından yinmez!’.. Öyle bir şey.

Filimi izlemeden önce bir afişini görmüştüm, bir de filmin adından “bir geyşanın anıları”nı anlattığını biliyordum. Sonuna kadar merakla izledim. Ve benim için sürpriz sonla biten filmlerden biri oldu. Belki bir şeyler az çok tahmin edilebilirdi. Ama bu kadar da değil. Zaten film sadece sonu ile değil, içeriğiyle de sürpriz doluydu. Her zaman beklemediğim çeşitli şeylerle karşılaştım..

Ziyi Zhang dedim (ki kendisini yakın zamanda 2046‘da izleyeceğim.), uzak doğunun mükemmel günbatımı manzarası dedim. Ama bu kadar da değil. Keyifle izlenesi danslar, Yôko Narashi’nin hoşluğu.. Süperdi.

Aynı zamanda film geyşa kültürünü de tanıtıyordu izleyiciye.. Evet, başlıbaşına bir kültür bu. Film geyşalığın bir hizmetçilik veya fahişelik olmadığını anlatıyordu. Tabi propaganda değildi (: Aynı zamanda bir geyşa için, geyşa olmanın önemi ve onuru.. Etkileyici faktörlerden biriydi elbette bu ama..

Filmdeki mücadele, zafere ulaşma yolunda çalışma, aşkın güzelliği, ufak bir umudun getireceği yenilikler, inssanların umut doluyken yapabileceğini gösterme. Kesinlikle mükemmeldi. Doğrusu bu konuda da bana bir şeyler katmadı değil. İzleyen herkese de ufak da olsa bir şeyler armağan edecektir bu film.
Bir yandan umudu, zafere koşma yolundaki mücadeleyi görürken de, diğer bir yandan acı çekmeyi, ezilmeyi, güç kaybetmeyi (ama belki yılmamayı), duygusallığı görüyoruz. Kimi zaman içimiz parçalanıyor “yapılır mı lan bu!?” diyoruz. Kimi zaman kahramanı destekleyip arkasından “hadii hadii” diyoruz. Bazen küçük sürprizlere sevinip, bazen de küçük sürprizlere iç buruyoruz. “ahh ulan, keşke…” diyoruz.
Film bittiğindeyse anca saygı ve takdir ile alkışlayabiliyoruz…
Filmdeki ‘quote’lere ise deyinmeyeceğim, spoiler olmasın diye yazmadığım bir çok şey gibi..

Bu yazıyı 02 Şubat 2006 tarihinde SanalCafe‘de yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Not: Bu filmi vizyona girdiği zaman sinemada tekrar izledim. Üzerine bir de kitabını okudum. Gerçekten çok güzel…

Share/Save/Bookmark



The Butterfly Effect

Şubat 4th, 2009

butterfly_effect1Herkesin hayatında (Recep İvedik dahi olsa) mutlaka en azından bir tane favori filmi vardır. Benim filmlerimden biri de The Butterfly Effect‘tir. Bugün bu filmi bilmem kaçıncı kez yeniden izledim. Daha önce, eski yazılarımı aktardığım bu blogda, ilk direkt yazımın bu filme denk gelmesi de seçilmiş değil, hoş bir tesadüftür.

DVD’yi aldığım gibi arkadaşıma ödünç vermesem, filmi bu siteyi açmadan önce izlemiş olacaktım. Bu yüzden buraya da yazmayacaktım. Ve tabii siz de bu yüzden okuyamayacaktınız. Bu yüzden de … (sürüp gider)

The Butterfly Effect de tam olarak bunu (veya kaos teorisini) anlatıyor. Yaptığımız her hareket, rüzgarın en sakin hali, uçan tek bir kum tanesi; her şeyi değiştirir. Bir kelebeğin kanat çırpışı bile dünyanın öbür ucunda fırtınalar koparabilir. Ve film “ne yaparsan yap, işleri düzeltemezsin. Hep bir şeyler ters gider.” Diyor.

Bu aslında benim görüşüm değil. İnandığım bir şey de değil. Fakat filmde kaos teorisinin yeri ve Evan‘ın çabaları çok önemli. Filmde beni etkileyen şeylerden biri dramatik anlamda gerçek yaşamdan bana yakın çok fazla şey bulabilmemdi. Gerek direkt olarak benim hayatımdan, gerekse çevremden birilerinin hayatından acılar bu filmde vardı.  Hepimiz sürekli -bizimki sadece düşsel de olsa- Evan gibi geçmişe gidiyor, olan biteni değiştirmek, her şeyi daha güzel yapabilmek için çabalıyoruz. Bunu yaparken de bencil davranıyoruz. Fakat bizim de karşımıza O şarkının sözleri çıkıyor sıkça: You’ll never change what’s been and gone. (Olup biteni asla değiştiremezsin. / soyulmuş portakalın davası olmaz. (: )

Filmin etkileyici diğer yanı ise benim için tematik yapısıdır.  Aslında zaman yolculuğu temalı filmler yeni de değil, az da değil. Back To The Future serisinden, Butterfly Effect’le yarıştırılan Donnie Darko, I Inside‘a kadar pek çok zaman yolculuklu film var. Genelde bu filmler olaylara kişisel bakmadan ya bir zaman makinesi yapmaya çalışırır, ya Einstein’in teorilerini, kara delikleri vs. kurcalar.  Teori de olsa çok konuşulan şeylere sinemasal bir yorum katar. Bir de üzerine zaman paradoks’u içinde kaybolup giderler. Film kendi içerisinde bile mantıksız bir hal alır.

The Butterfly Effect’te bir icat yok. Zaman yolculuğu bir “süper güç” de değil. Bilimi de pek kurcaladığı söylenemez. Sadece hayatını korumaya, kendini ve sevdiklerini mutlu etmeye çalışan bir adam var. (Aslında sevdiklerini mutlu etmesi bile kendi mutluluğu için.) Ve zaman yolculukları paradoksa girmeden makul bir biçimde sonlanıyor…

Filmi sevmeme neden olan küçük şey’leri de kısa kısa sıralamak istiyorum. 

- Amy Smart! Hatunun yeri gelince “Keşke Ashton‘un yerinde olsam” dedirten güzelliği, oynadığı 4 farklı karaktere adaptasyonunun yanında bonus oluyor. 4 Karakterde de bu kadar tatlı mı olur ya insan?

- Afiş! Bu filmin afişi daha filmi izlemeden beni etkilemiştir. Nitekim benim için bu ayarda başka afiş yoktur.

- Düşük bütçeli… Öyle ki sadece 3 posta kutuları varmış. Özel efektli bazı sahneleri çekmek için ekipmanları yokken farklı çözümler üretmişler. Filmin düşük bütçeli olması abartılı özel efektlere engel olmuş. Bu da filme odaklanmayı arttırıyor…

- Duygular… Filmin son anına kadar insanı merakta bırakabiliyor. Her an ağlatabilir, şok edebilir, gülümsetebilir. Hepsi de sürpriz olur…

Eh, daha ne olsun?..

Share/Save/Bookmark



Anlat İstanbul

Şubat 3rd, 2009

anlat_istanbulUzun zamandır izlemek istediğim bir Türk filmiydi.. Henüz elime geçti. Vizyona girdiği dönem sanırım en çok izlemek istediğim filmdi Anlat İstanbul. Bu gece 1:30 civarı izleme fırsatı buldum.  

Filmi izlemek istememin en büyük sebebi oyuncu kadrosuydu.. Çetin Tekindor, Fikret Kuşkan, Erkan Can, Altan Erkekli, Güven Kıraç, Nejat İşler.. Bir sürü süper oyuncu.. Ki sanırım bunların oynadığı filmlerde oyunculuğu eleştirmek abzürttür… Hele hele tamamı (ve fazlası) aynı filmde toplanmışsa tadından yenmez. Filmde ayrıca Azra Akın, Nurgül Yeşilçay gibi daha magazinel isimler de vardı.. 

Film 5 ayrı masalla İstanbul hikayeleri anlatıyordu. Fareli köyün Kavalcısı, Pamuk Prenses, Külkedisi, Uyuyan Güzel, Kırmızı başlıklı Kız.. 5 Ayrı masalsı öyküyü, 5 ayrı yönetmen çekmiş. Sonra bu hikayelerin kesişme noktaları öyle bir kurgulanmış ki.. Sanki tek bir yönetmenin filmiymiş.. Filmin kesiştiği her yer ayrı bir güzeldi.. 

Filmin birazını tebessümle, birazını “has..tir” nidalarıyla, birazını hafif bir buruklukla izledim. 5 masalın 5′i de süper diyemeyeceğim belki ama, hepsini de beğendim.. 

İşallah yakın zamanda filmin senaristi ve yönetmenlerinden biri Ümit Ünal’ın Dokuz adlı filmini de izleyeceğim.. 

Spoiler Göster ▼

 

Bu yazıyı 16 Aralık 2005 tarihinde SanalCafe‘de yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Share/Save/Bookmark



Semum

Şubat 3rd, 2009

semumHasan Karacadağ’ın yeni filmi Semum yarın (yarın aslında bugün) vizyonda. Ben de bu geceki galada davetliler arasındaydım. İyi bir film görmeyi beklemiyordum açıkçası. Ancak böylesini de beklemiyordum.

Sinemada değil konuşmak, mısır yenmesine, cep telefonu ışıklarına dahii kıl olurum. Bugün filmde yanımdaki arkadaşımla durmadan fısıltılarla konuşup filmi yorumladım/k. Başka türlü de olmazdı zaten. Şunu diyebilirim Semum en komik korku filmi dalında oscar adayı olabilir. Haliyle bu sahneler irdelendi bolca. Bir o kadar da gülündü..
İçten içten sinsi gülüşler bunlar. Sinemada ses çıkarmanın saygısızlığı bir yana, gala dolayısıyla izleyenlerin bir çoğu takım elbiseli veya entellektüel görünümlü adamlardı.. Ancak filmde bir an geldi ki; tüm salon bir kaç dakika kahkahalarla güldü. Ben şu satırları yazarken yine gülümsedim.

Aslında hoşuma gidiyor genel anlamda farklı tür Türk filmleri görmek. Türk sinemasının daha evvel en iyi iş yaptığı ve bana göre sanatsal kaygılarla en kötü olduğu Yeşilçam döneminden sonra, Türkiye’de sinema iyice öldü. Dirilişiyse gişe filmleriyle oldu/oluyor. Mantık da basit; güldür ya da ağlat. Çoğunlukla da güldürmek seçiliyor sanırım ama hiç mizah filmi çekilmiyor. Hepsi absürt komedi. İşte bu noktada farklı türlerde Türk filmleri görmek güzel. Ah bir de becerebilsek…

Şimdi yukarıdaki paragrafta dedim ya farklı türler görmek güzel diye… Semum gerçekten farklı bir tür! Hasan Karacadağ adını da koymuş bunun. İslami Korku. Bir de bu türe devam edeceğini söylüyor. İyi güzel de sayın yönetmenim, Kuran bitince falan ne yapacaksın? Fareye dönüşen kızın hikayesini mi yutturacaksın yaşanmış diye?
Ne güzel elinde teknoloji var. (havada uçan bardak ve yere basamayan imam hariç) ne güzel kullanmışsın 3d animasyon teknolojisini. Zaten Japonya’dasın, uzakdoğulular sinemada başarılı (Hele Güney Kore). E yarat güzel bir hikaye de çek.. Yoksa hikaye bul..
Bul konuyu, çal sahneyi Exorcism’den sonra seyrettir..
Biz mizahını yapardık Türkiye’de yaşanacak şeytan hadisesi ve şeytan çıkaran imamın..

Ve özet: eğer fazlandan 10 ytl para, 2 saat zamanınız varsa; eğlenmeye de ihtiyacınız varsa gidin bu kopkunç korku filmini izleyin.

Bu yazıyı 8 Şubat 2008 tarihinde kişisel blogumda yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Share/Save/Bookmark



Aşk Tutulması

Şubat 3rd, 2009

ask_tutulmasiBugün (9 Kasım) SanalCafe‘nin 24. Sinema Organizasyonu’nu düzenledik. Organizasyonu diğerlerinden farklı kılan şey, gittiğimiz filmin yönetmen ve oyuncularının da bize katılmasıydı. Biz filmi 86 kişilik bir grup olarak izlerken, salona 230 kişi doldurmayı başarmışız ki sinema yönetimini bile şaşırttık.

Güzel bir organizasyondu, yönetmen ve oyuncular (Murat Şeker, Tolgahan Sayışman, Ayten Uncuoğlu ve Yasemin Öztürk) davetlemizdi, büyük bir kalabalık olacaktı her şey organizasyon bazında mükemmel olmasına karşın benim Murat Şeker’e ve Aşk Tutulması’na karşı büyük önyargılarım vardı. İzleyici olarak bir gün mutlaka izleyecek olsam da sinemada izlemeyi tercih edeceğim bir film değildi. Hataymış.

Önyargımı ilk yıkan şey Murat Şeker’in Perşembe günü Sinevidyon’da yayınlanan röpörtajı oldu. Murat Şeker gerçek anlamda popüleritesini Plajda‘dan sonra kazandı diye düşünüyorum. Filmi izlememiş olmama rağmen gişeye yönelik yapılmış bir para toplama filmi olduğundan şüphem yok. (Evet, bu da bir önyargı) İşin içine sanatsal kaygılarım, izledikleimden duygusal anlamda bir şeyler kazanma derdine düşmem girince; bu tür filmler beni kendilerinden kolayca uzaklaştırabiliyor. Röpörtajında sizine dinlediğiniz/dinleyebileceğiniz gibi dram filmleri çek istediğinden ve 2011′e kadar uzanan bir sinema çizelgesinden bahsediyor. Özellikle son filmini (1923) merakla beklediğim üçleme niteliğinde filmler. Fakat sanıyorum ki Murat Şeker arttırdığı vakitlerde para kazanmak için de filmler çekecek.
Keşke ülkem insanında sinemasever oranı daha yüksek, bilet fiyatları daha makul olsaydı da yönetmenlerimiz sanat filmi yapmak için gişe filmlerine fazla ihtiyaç duymasaydı. Sinema filmleri yapımcının değil, sanatınnı yapan yönetmenin ellerinde olmalı…

Önyargımı bitiren ise Aşk Tutulması’nın ta kendisi oldu. Film, “Türk İşi Romantik Komedi” sloganıyla vizyona girdi. Hikayenin temelini oluşturan bazı öğeler de 70′lerde kalmış Türk filmlerinden tatlar barındırıyordu. Bugün belki çoğunu gülerek izlediğimiz Ediz Hun-Hülya Koçyiğit filmlerinin olukça güzel revize edilmiş bir hali. (benzer lezzetler için bkz: my sassy girl)

Film önyargılarımı çok da aşmayan mesafede dialoglarla başladı. Özellikle (fragmandan da hatırlayacağınız) eczane sahnesindeki kısık ses efektindeki yapaylık can sıkıcıydı. Film ilerledikçe biçim değiştirdi. İlerleyen sahnelerde “keyifli” bir komedi biçimi aldı. Tribün sahnelerinde 20 yıl öncesinden manzaralar görmek de benim için güzeldi. Çünkü çocukluğumda futbol ve tribün bugünkünden çok farklıydı. Bu filmdek gibiydi.. Tek sorun taraftarın Fenerbahçeli olmasıydı.

Film Fenerbahçe aşkının üzerine kurulsa da böyle anılmasının daha çok ticari olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Murat Şeker zaten her gruba da beğendirebileceği bir film yapamayacağının, illa bir grubun itiraz edeceğinin farkında olduk bunu umursamadan (ki iyi ki de böyle yapıp doğru bildiklerini savunuyor) bir Fenerbahçelinin hikayesini çekse de, bu film aslında tutkuların filmiydi. Bazen bir şeye öyle bir tutkuyla bağlanırsınız ki; onun için aşkınızdan vaz geçersiniz. Bazen de öyle bir aşka düşersiniz ki; tutkunuzdan vaz geçersiniz. Peki ya ikisine birden yakalanırsanız? İşte film de tam olarak bu soruya cevap bir hikayeden oluşuyor.

Filmin (benim açımdan) kötü başlayıp, giderek keyifli bir hale dönüştüğünü söylemiştim. Ancak bu yalnızca filmin ilk bölümü için geçerli. İkinci bölüm aslında keyfimin en çok arttığı zaman dilimini yaşatmış fakat aynı zamanda kararında tutturulmuş dram sahneleriyle gözlerimi doldurmuş, hatta ağlama sınırına getirmiştir. Eh, hep bahsederim zaten. Bana her hangi bir duyguyu gerçekten yaşatabilen, ağlatacaksa bunu duygu sömürüsü yapmadan ya da 90 dakika salya sümük ağlayan insanları izlettirmeden yapan filmler benim için iyi filmlerdir. Aşk Tutulması da bu yüzden iyi bir film olmuş.

Bence siz de çok geç olmadan yeni filmlere yol açmak için bu filme gidin. Hatta zamanınız varsa  Issız Adam, Mustafa, Devrim Arabaları gibi şu an vizyondaki bir çok Türk filminden en azından 1-2’sine daha gidin. Sinema, izlendikçe izlennesi bir hala gelecek. Kim bilir, belki bir gün bizden de bir Kubrick, bir Hitcock çıkar. Belli mi olur?

Bu yazıyı 9 Kasım 2008 tarihinde kişisel blogumda yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Share/Save/Bookmark



Mustafa

Şubat 3rd, 2009
mustafa_afisYoğun geçen günlerimi sonlandırıp, huzu ermeme az kaldığını düşündüğüm şu günlerde blogumu bir sinema bloguna çevirmiş gibi hissettim kendimi. Eğer daha gerçek bir yaşama dönmeyi başarırsam yine yaşamıma dair bir şeyler de paylaşmak istiyorum elbette. Bugünse yine büyük bir kaçamak yapıp vizyonun olaylı filmi Mustafa‘ya gittim. Eh, hakkında iki laf da ben etmesem eksik olurdu, değil mi?  Yukarıdaki paragrafta her ne kadar film desem de bu bir belgesel sineması. Bugün film arasında salonda dahi “aa!! ben bunu film biliyoduuaam” sözlerini duyunca, her şeye rağmen vurgulanması gereken bir ayrıntı olduğunu düşündüm. 3.  Haftasına rağmen hala gidememişseniz, lütfen belgesel izleyeceğinizi bilerek gidin.   

Mustafa yanlış bilmiyorsam Türkiye’nin ilk belgesel sineması. Yani sinema için çekilmiş ilk belgeseli. Yanlış biliyorsam da lütfen uyarın. Ve hem bir ilk (Can Dündar’ın belgesel tecrübeleri olmasına karşın) hem de bir belgesel olarak değerlendirdiğimizde, beni tatmin edecek derecede seyir sevgi veren bir eserdi. Görsel öğeleri sinemaya yakışacak güzellikteydi. Her ne kadar özellikle aksiyon filmlerinde üst düzey efektler görmeye alışık olduğumuzdan bunları hafife alabilecek de olsak; basit ama emek harcanmış, kusursuz efektlerle karşılaştm. Filmdeki fotoğrafik öğelerse “caba” hanesine çoktan yazıldı. Çünkü bir çok görüntü (benim için özellikle silüetler) iyi birer fotoğraf karesiydi aynı zamanda.

Görüntüye eşlik eden müzikleri Goran Bregovich yapmış. Film vizyona girmeden www.mustafa.com.tr‘de dinlediğimiz müzik ve daha fazlası belgesel boyunca görüntülere eşlik ediyor. Siteyi bir kenarca açık bırakıp tekrar tekrar bu müziği dinlemiştim.

Her neyse, aslında niyetim tartışmalara karşı bir iki cümle de fikrimce söyleyip, susmaktı. Bu ne olursa olsun Atatürk için yapılmış ilk film. Her şeyden önce bu bir cesarettir. Çünkü şüphe duymuyorum ki bugüne kadar böyle bir film çekilmediyse sebebi cesaretsizliktir. Ben umuyorum ki bir gün Atatürkiçin belgeselin çok uzağında yarı otobiyografik, savaş sahneleriyle dolu bir film de yapılacak. Mustafabelgeseli de aslında bir anlatıcının dilinden, sesinden benzeri bir şeyi yapıyordu. Mustafa belgeseli Atatürk’ün hayatını anlatıyor. Haliyle özel hayatından da parçalar içeriyor. Ancak sanıldığı gibi özel hayatına odaklı değil.

Özel hayatına dair olan bölümlerde ön sıralardaki eleştiriler Atatürk’ün kadın düşkünü ve alkolik olduğu yönündeydi. Tabii ki burada “Eh, Atatürk de insandı ama. Tabii kadınlarla da ilgilenecek, içki de içecek.” cümleleriyle başlayan, “Atatürk masal kahramanı değildi. Kanlı canlı bir inan, bir o kadar da gerçek bir kahramandı” temalı paragraflar da yazabilirim fakat lüzum da yok. Netekim belgeselde alıntı olarak karşımıza çıkan sözleriyle de Atatürk “Ben de insanım” diyor. Fakat belgesel Atatürk’ün eleştirilen özel hayat alıntılarından aslında öyle kısa notlarla bahsediyor ki, tartışmalar nereden çıkıyor anlamıyorum. Henüz gençlik yıllarında bir adamın, bir kadını sevip ona mektup yazması oysa ne hoştur. Bu Atatürk’ü duygusallığıyla benim gözümde yüceltir. Ha keza duygularını bir kenara bırakıp, cumhuriyeti kuran bir adam ancak takdir edilir.

Ben belgeseli izleyip, çok takacaksanız şu 2 mektup sahnesi, bir rakı alıntısını es geçip; kalan zamanlarda anlatılan Atatürk’ün nasıl bir adam olduğunu, kısa zamanda ne işler başardığını kavrayın. Bu cumhuriyet ilkokul kitaplarında yazılan “Atatürk düşmanı denize döktü” cümleleri gibi kolayca kurulmadı. İşte Can Dündar da Atatürk’ün ne zor bir yaşantıdan gelip cumhuriyeti kurduğunu anlatmış.

Atatürk’ün zor yaşantısının ise, ölene dek sürdüğünü gösteriyor bu belgesel. Atatürk’ün günde 3 paket sigara, 1 şişe rakı içtiğinin söylendiği günlerde Atatürk cumhuriyeti çoktan kurmuş ve devrimlerini tamamlamıştı. Bu günlerde ise derin bir yalnızlığa düşmüş ve bunu kendi sözleriyle ifade etmiş. Eğer Can Dündar’ın anlattıkları gerçekse (ki hiç şüphem yok) Can Dündardan önce kendimizi eleştirmeliyiz. Öyle ki; değil ölümünün 80. yılı, o daha ölmeden birilerince unutulmuş. Bırakın belgeseli eleştirmeyi de, onun istediği gibi, “onu hatırlayınız…”

Ve son olarak, boş verin Türk sinemasına desteği falan. Gerekirse illegal olarak temin edin, ama bu belgeseli izleyin. Bunu önemseyin. Çünkü önemli…

Bu yazıyı 14 Kasım 2008 tarihinde kişisel blogumda yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Share/Save/Bookmark



Polis

Şubat 3rd, 2009

polisÇok zaman oldu aslında evimde ağız tadıyla, aklımı başka yerde bırakmadan film izlemeyeli. Bugün sahip olduğum küçük bir tatil kaçamağı vardı. Ben de akşam saatlerini Polis’i izleyerek geçirdim.

Filmi (bu hafta vizyona giren) Güneşin Oğlu‘nun yönetmeni Onur Ünlü yönetmiş. Bu yönetmen koltuğundayken izlediğim ilk Onur Ünlü filmi. Zaten Güneşin Oğlu’ndan sonra sadece bir filmi (Çocuk) daha varmış. Yazar olaraksa daha geniş bir filmografisi olduğunu gösteriyor. İzlediğim bu ilk filmiyse oldukça tatmin edici nitelikteydi.

Filmin başrollerinde her zaman takdirle izlediğim Haluk Bilginer ve her haliyle bayıldığım tatlı hatunÖzgü Namal var. Ki Özgü şimdiye dek izlediğim filmleriyle iyi bir oyuncu olma yolunda olduğunu gösterdi bana. Tabii Polis’de çok sevdiğim bu iki ismi görünce her şey çok daha keyifli bir hale geldi.

Bu seyir zevkini kimi zaman arttıran, kimi zamansa sıkan şey arka planda film boyunca devam eden salata kıvamında “play list” oldu. Yerli-yabancı farklı türlerde (pop, rap, klasik, jazz vs.) bir sürü şarkı/müzik film boyunca çaldı durdu. Zaman zaman beynimi müziğe karşı izole etmem gerekse de keyifliydi.

Bu keyif anlarıysa filmde “vurucu” tabir edilen 3 sahne ile bölündü. Hem de öyle böyle değil. Özellikle 2 sahnede (ki aşağıda spoiler olarak yazarım bunları) caiz tabiriyle bir “hass..” ifadesiyle donum kaldım. Öyle böyle değil. Acı bir cümlenin ardından duruma 2 saniye süren bir kahkaha atıp, “ne yapıyorum ben” pişmanlığıyla gözlerimi yumup içinden bir ah dedim ki; gözümü açtığımda beni güldüren karakter de aynı pişmannlığın içindeydi. Bana barındırdığı duyguları hissettiren filmleri izlemekten de müthiş keyif alıyorum. (blog’uma bir “keyif” sayacı mı koysam ne?)

Eh, Haluk Bilginer mimiklerinden parmak ucuna kadar oynamış. Özgü’nün hissedilir heyecanı bir başkaydı. Film yeter derecede duygu kattı bana. Yani evet, başlarda da söylediğim gibi oldukça güzel bir film. Ancak takılmadığım hususlar yok değil.

Her şeyden önce kurgudaki çeşitlilik dikkat çekiciydi. Filmin tekrar etmeyen kurgusal öğeleri tek başına göze hoş gelse de bütünlük açısından fikrimce eksikti. Filmin pek fazla tekrar etmeyen bir öğe de filmin başındaki görsel olarak (biraz yapay görünse de) şiddet sahnesiydi. Film boyunca seyrek olarak devam etse de aynı hazzı vermedi. (tabii ki bir Oldboy şiddeti de beklemedim. ) Ve son olarak yeri geldiğinde kötü şarkı söylediğini belirtmekten çekinmeyen Özgü’ye şarkı söyletmek de nedir?

Ve evet, genel itibariyle çokça beğendiğim bu filmi izlemenizi önerebilirim.

Bu yazıyı 8 Kasım 2008 tarihinde kişisel blogumda yazdım ve açıldıktan sonra NeIzledim?com‘a taşıdım.

Share/Save/Bookmark



Başlıyorum…

Şubat 3rd, 2009

Kişisel blog sitem tam bir yılını devirdi. Bu süreçte (hatta daha evvelinde) bir çok farklı mecrada izlediğim filmler hakkında çeşitli yorumlar yazdım. Kimi zaman da kendi fikrimce eleştirdim. Her zaman film hakkında mümkün olduğunca bilgi de (bütçesinden yönetmenine, imdb puanından film “trick”lerine..) vermeye ve spoiler vermemeye çalıştım. ((:

Kişisel blogumu açtıktan sonra niyetim tüm film yorumlarımı orada tutmaktı. Fakat kimi zaman haftanın her günü film izleyince, kişisel blogumu bir sinema bloguna çevirip, hedef içeriği öldürme endişesiyle izlediklerimi yazmaya çekinir oldum.

Bu nedenle NeIzledim?com ile izlediğim filmleri yazmayı sürdürmeyi düşündüm. Artık hemen her izlediğim film hakkında bu sitede bir şeyler yazacağım. Zaman zaman da daha önce yazdığım sinema yorumlarını revize edip bu siteye taşıyacağım. (taşınmış yazıların altına bir not iliştireceğim.)

Teşekkürler.. (:

Share/Save/Bookmark